Eskişehir’den Sakarya Nehrine…

Elinden ekmeğini yediğimiz emektar analar, bacılar, komşu teyzeler hiç unutulur mu? Elbette unutulmaz. Onları hassasiyet ve masumiyetle memnun etmek bir gönül borcu, yüreğe fısıldanmış gizli bir görevdir adeta. Bu nedenle ben de vefa borcu olarak yıllardır yaz kış, sebze meyvesini bize hediye eden toprakları, Mihalgazi ve çevresini, anlatmak istiyorum sizlere. Tabi ki yaşadığım bildiğim kadarıyla…

Haydi doğa keşfine çıkalım!

Evde oturmak yok. Haydi! Yola çıkıyoruz. Alın çocuklarınızı, sevdiklerinizi yanınıza; atlayın arabaya. Piknik tüpünüzü ve çaydanlığınızı, kumanyanızı, bolca suyunuzu, mevsim yaz ise şapkanızı da almayı unutmayın.

Çiftelerde doğduktan sonra, üzerinde aktığı vadiye can veren Sakarya Nehri, Ankara il sınırının yakınından kuzeye döner ve Porsuk Çayı ile birleşir. Bu kesimine “Orta Sakarya Vadisi” denir. Orta Sakarya Vadisi’ndeki bereketli topraklar yıllardır Eskişehir insanının karnını doyurur. O kadar bereketlidir ki çevre illere bile taşınır onun bolluğu…

Dağların koynuna gizlenmiş bu bereketli cennet vadi; Eskişehir’in Mihalgazi ve Sarıcakaya ilçelerini de bağrına basar. Bizanslılardan beri yerleşim yeri olduğu tarihi kalıntılardan anlaşılmaktadır. Bu bölgede bulunan kale kalıntıları, taş ambar, suyolları, mezarlar, küpler ve süs eşyaları tarihini ele vermektedir.

Esentepe’den Mihalgazi’ye doğru yola koyulduğunuzda bilmelisiniz ki tatlı bir macera sizi bekliyor. Önce meşe palamutlarıyla süslü bir yolda ilerliyorken birden yılan gibi kıvrılmaya başlar, yollar.  Dik yokuşları, uçurumları, heyecanlandırır yolcularını. Sağlı sollu asker gibi dizilmiş irili ufaklı çam ağaçları ve meşe palamutları yol buyunca yârenlik eder, gelen geçene. Yer yer kuşburnu ağaçları, yabani dutlar, kızılcık ağaçları başlarını kaldırarak davet eder misafirlerini, meyvelerinin tadına bakması için. Dağların bağrından kopup gelen kar suları, yol üstündeki çeşmelerde, sıcaktan kuruyan damaklara, çatlamış dudaklara hayat olur.

Havanın açık olduğu günlerde gökyüzü derin maviliğiyle kocaman masalsı, pamuk yığını bulutlarıyla izler sizi. Bu arada yol kenarında asılı duran yüksek kayalar sanki dağılıp üzerinize düşüverecekmiş gibi tepeden bakar yol boyunca. Muhteşem renklerle bezenmiş olan bu kayalar acaba hangi madenlere ev sahipliği yapıyor diye düşünmeden edemezsiniz. Kimi iri yarı bir adamı, kimi sevimli bir çocuğu andıran bu kayalar, bütün bu güzelliklerin bekçisidir.

Dik yokuşları, keskin virajları, aşağıya baktığınızda ürkütücü uçurumları ile yürekleri hoplatan yol; bir süre sonra kollarını açarak özgürce kendinizi yokuş aşağıya bırakma hevesini uyandıran kıvrımlı bir inişe geçer. Tam da bu sırada birbirinize “Senin de kulakların tıkandı mı?”, diye sorarsınız. Herkes, evet, der. Aranızdan biri komut verir gibi, “Yutkunun yutkunun geçiyor.” der. Gerçekten de geçer. İşte o an aracınızı durdurup doğa ananın kucağında harikulade manzarayı izlemelisiniz. Yola çıkmadan önce bütün haftanın yorgunluğunu, stresini omuzlarınızda hissediyorken o an her şey biter, bir rahatlama ve huzur alır yerini.

Doğa ananın güzellikleri

Göz alabildiğine yeşilin tonlarıyla dalgalanan bu yeşil deniz, dansıyla etkileyicidir. Ağaçların yaprakları rüzgârda dalgalanan saçlar gibi ahenkle savrulur. Mevsimine göre farklı renk cümbüşü vardır buralarda. Benimse en sevdiğim ilk ve sonbahar tonları. İlkbahar yeşilin tonlarıyla; sonbahar sarıdan turuncuya, yeşilden kırmızıya renkleriyle zenginlik katar. Bir renk paleti gibi türlü türlü coşkulu renkler… Devasa heybetiyle sıraya dizilmiş dinozor ailesini andıran dağlar ise, nemli havanın pusu içine başlarını saklayarak poz verirler izleyicilerine. Çağlar önce hangi doğa olayları oldu buralarda kim bilir?

Tabiatın sessizliğini derin uçurumların en ücra köşelerinden gelen bir bülbülün ötüşü deler geçer. Rüzgâr gelir ardından: Şiddetli bir homurtuyla, sonra hafifler size yaklaştıkça. Yanağınıza kibarca dokunur, döner gider yeniden ormanın derinliklerine. Kim bilir ne vahşi hayatlara ev sahipliği yapıyor bu orman… Akşam karanlığında karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir tilki, bazen bir çakal, ailesiyle bir yaban domuzu sürüsü; aracınızın yansıyan farlarında aniden belirirse hiç şaşırmayın.

Muhteşem vadiyi ölümsüzleştirmeye ne dersiniz?

Alpagut sapağına girmeden tekrar mola verip gün ışığının yarattığı ışık oyunları eşliğinde, arkanıza dağı ve ormanı alarak o anı ölümsüzleştirebilirsiniz. Vadi bütün güzellikleriyle gözler önüne serpilmiştir artık. Vadiyi kaplayan beyaz kubbeleri andıran seralar çeşit çeşit ürünleri büyütür içinde. En önemlisi de farklı bir iklim hissedersiniz vadide. Bozkırın yakınında bir akdeniz iklimi: Yazları sıcak, kışları ılık olur buralar.

Meyve ve sebze cennetine hoş geldiniz

Alpagut’a zeytin, dut, incir, nar, ceviz, kayısı ağaçları eşliğinde girersiniz. Kahvede oturan köylülerin ve kapı önlerindeki beyaz çemberli kadınların meraklı bakışlarıyla karşılanırsınız. Sevecendir insanı, yardımseverdir, tabiatın yumuşaklığı ona da yansımıştır. Mayıs sonu gittiyseniz işlerin en yoğun olduğu zamandır; toplanamadan dutlar olgunlaşıp yerlere düşmüştür.  Karadut ağacının gölgesine sığınmış köy çeşmesi ve az ilerisindeki mezarlık köy çıkışında uğurlar sizi. Bahçelerden sarkan dallarıyla aracınıza sürtünen meyve ağaçlarının yarenliğinde dar bir patikayı andırarak devam eden yol; keskin dönüşleri ve kıvrımlı yapısıyla dikkatli olmanızı gerektirir.

Bahçeler ve seralar yol boyunca devam ederken sağınızdan gelen şırıltıya dönüp baktığınızda Sakarya Nehri gözünüze çarpar. Bazen çok hiddetli olur hızlı akar, söküp getirdiği toprak nedeniyle rengi bulanık olur. Bazen masum ve içli akar, incelir küçülür adeta.

 

Balıkçıların uğrak yeri Sakarya Nehri

Sazan başta olmak üzere çeşitli balıklara ev sahipliği yapan nehir, balıkçıların da uğrak yeri olmuştur. Soluklanmak için piknik yapabileceğiniz ağaç gölgeleri boldur nehir boyunca. (Aman dikkat! Doğayı koruyalım.) Biraz nefeslenip çevrenize göz gezdirdiğinizde gizemli ama merak uyandıran mağaralar, oyuklar, farklı şekilli kayalar size göz kırpar. Az ileride Eskişehir sınırı tabelası ve sağda nehrin iki yakasını bağlayan bir köprü görünür. Yol boyunca düz devam ederseniz İnhisar, köprüye dönerseniz Çay köy bekler sizi. Siz karar verin, nereye gitmek istersiniz? Ben burada iniyorum, hemen sağda bahçemiz var, şimdi çalışma zamanı 🙂

Cömerttir buralarda topraklar…

Sakarya Nehrinin can verdiği, bereket tohumlarını attığı bu topraklar yaz kış hiç boş kalmaz. Durmadan çalışan çiftçi, yazın domates ektiği serasına kışın taze soğan, roka, tere, marul eker. Son yıllarda gençlerin tercihleri değişmiş, şehre göç artmış olsa da ailelerine tarla işlerinde yardıma devam ederler. Açık alanda da tarım yapılır. Taze fasulye, bakla, patlıcan, kabak, bal kabağı… Ekilirse kavun ve karpuz bile verir doğa ana. Dedim ya cömerttir buralarda topraklar.

Domatesi dillere destandır: Farklı cinsleri vardır, çocukluğunuzun domates kokusunu alırsınız yerken. Yaz-kış katar katar tırlar çevre illere taşır bu envaı çeşit ürünleri. Sadece kendi evlatlarını değil komşununkini de düşünür bu topraklar. Vadide yetişen sebzeler ‘SAKARI’ markası olarak tescillidir üstelik.

Narları suludur, lezzeti başkadır. Renklerine ve büyüklüklerine göre tatları da değişir. Kimi küçük ve dışı kıpkırmızı: İçi küçük ve kırmızı taneli, tadı mayhoştur. Kiminin kabuğu alacalıdır: Yer yer sarımsı, yer yer pembedir rengi. Bunlar iri dişli ve bol sulu olurlar (en sevdiğim cinstir). Bazısının kabuğu açık sarıyı andırır, olgunlaşmamış diye düşünmeyin lütfen; cinsi böyledir, yediğinizde hayret edersiniz tadına.

Zamanında ipek böcekçiliği yaygın olan bu yörede dut ağaçları boldur. Özellikle Mayıs sonunda olgunlaşan dutların tadına bakmalısınız. Beyaz dut tatlığıyla damağınızı yakıyorken, karadut hafif mayhoş ve ekşili tadıyla damağınızı ferahlatır. Ellerinizde bulaşan rengi ise size hatıra kalır.

Bahar aylarında Mayıs papatyası, sarı kantaron ve adını bilmediğiniz rengârenk çiçeklerin kokuları yüksek tepelerden çağırır sizi. Gayretle çalışan arılar, tepelerin boynunda gerdanlık gibi görünen kovanlarına vızıltılarla bu çiçeklerin özünü taşırlar.

Eylül sonunda olgunlaşan incirler ne hoştur: sandık inciri küçük ve hafif yeşil-sarı renkte olup cevizden biraz daha iricene ve tatlıdır. Siyah incir iri olur çok olgunlaşırsa tatlanır ve dağılır, vakitlice toplamak gerekir. Beyaz incir lezzeti ve kokusu özeldir. Üzümleri bal gibi tatlı olan bağları son zamanlarda azalmaya başlamış yerini zeytin ağaçlarına bırakmıştır. Ne dikersen dik; bu topraklar hepsini bağrına basıp yoktan var ediyor, can veriyor, kan veriyor…

Orta Sakarya Vadisinin doğasını sayfalara sığdırmak kolay değil. Gelmişken gezilebilecek yerlerini de görmek isterseniz  (Yürüyüş parkurlarını, kaplıcalarını, mağaralarını, şelalelerini ve kanyonlarını) yazımın sonraki bölümünde görüşmek üzere…

2 Replies to “Eskişehir’den Sakarya Nehrine…

  1. Koltuğumda otururken sanki gezdim geldim oraları. Çok güzel anlamışsınız emeğinize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir