Sevgiyle Kalın

Yaşam çarkı bizi de içine almış kendince bir ahenkle dönüyor, durmadan, usanmadan, yorulmadan, mola bile vermeden. O döndükçe değişen, gelişen ve kolaylaşan hayatımızda uyum içinde olmak, hayatta kalabilmek, mutluluğu yakalamak adına sürekli değişim içindeyiz.

Seksenli yılların çocukları olarak bu değişim rüzgârının yarattığı farklılığa şahit olan bir nesiliz. Her şeyi özümseyerek, kıymetini bilerek yaşayan, kolay harcamayan, çarçur etmeyen, mütevazı, empatinin anlamını bilmeden de hayatına işlemiş, kabul ve minnet duygusuyla bütünleşmiş elindekilerle mutlu olabilme öğretileriyle yoğrulmuşuz. Çocukluğumuzdan beri yaşamımızı bir film şeridi gibi gözden geçirdiğimizde alışkanlıklarımızın, mutluluk kaynaklarımızın, anlamlandırma biçimlerimizin ne kadar değiştiğini görünce kendimiz bile şaşırabiliyoruz.

Her şey çok doyum yok

Hayatımızdaki zorlukların yerine şimdi teknolojinin kattığı kolaylıklar aldı. İlişkiler, ihtiyaçlar, önceliklerimiz değişti. İlişkiler mesafeli, tedbirli, beklenti odaklı ve bir yarış içinde. Zaman zaman gerçekten ihtiyacımız olmasa da sosyal yaşamın oluşturduğu standartların baskısıyla hissettiğimiz eksikleri almaya, tamamlamaya çalışıyoruz. Bütçemize göre her şeye hemen, şimdi ve kolayca sahip olabiliyoruz. Her şey çoğaldıkça ve ulaştıkça doyum almamız da zorlaşıyor.

Mutlu olmak ve mutlu etmek için hayatımıza kattığımız yeni alışkanlıklar bizi yıpratıyor çoğu zaman. Sanki otomatik pilota bağlanmış gibi koşullu mutluluk ve sevgilerin gereğini yerine getirmeye çalışıyoruz. Çoğu zaman hedefe ulaşmak ve mutlu olmak için savaşırken anı kaçırıyoruz.

Ortak dilimiz, tüketerek mutlu olma

Farkında olmadan mecburen kapıldığımız popüler kültürün rüzgârında savruluyoruz. Satın almanın mutluluğa dönüştüğü, neredeyse sadece satın alma eyleminin mutluluk verdiği bir değişim süreci. Konuşulmasa da ortak bir dil var artık paylaştığımız: tüketerek mutlu olma dili. En uygununu, en indirimlisini aldığında zafer kazanmış gibi memnun olma.

Tüketmek; ihtiyacı olanı gidermenin dışında artık yeni ihtiyaçlar yaratma, ihtiyaç gibi hissettirme manasıyla hayatımıza yerleşmiş durumda. Ne kadar paramızın olduğuna bakmadan ne kadar karlı alış veriş yaptığımıza odaklanıyoruz. Cebimizdeki miktarı unutup kasada ödeme yaparken ya da internetten “alışverişi tamamla” tuşuna bastığımızda gerekeni yapmış gibi kazançlı görüyoruz kendimizi. Ardından aylarca sürecek yüklü taksitler yanımıza kar kalıyor.

Her biri için ayrı plan yapmak, sürpriz hazırlamak, hediye almak için telaşlandığımız özel günler ise harcama kültürünü hayatımıza iyice yerleştiren fırsatlar. Hediyeleşme ritüellerine yüklenen, yarışa zorlayan yeni anlamlar da aşikâr tabi ki: İtibar, statü, güç gösterisi, hava atma aracı… Hediyenin pahalı ve değerli olması hediye verilen kişinin değeriyle özdeşleştirilmekte, “değerliyim”, “özelim” ve “farklıyım” algısı yaratmakta.

Tüketiyorum öyleyse seviyorum

İçini satın almaktan başka bir şekilde doldurmanın imkânsız gibi göründüğü, “almak” fiiliyle bütünleşen özel günlerden biri de yaklaşan Sevgililer Günü. Bizi alışveriş yarışına sokan reklamlar, kampanyalar sevdiğimizi mutlu etmemiz için elinden gelen kolaylığı sunuyor 🙂 “Sen özelsin ve mutlu olmayı hak ediyorsun” algısı yaratan, beklenti odaklı bir furya.

Hediye tatil paketleri, özel alışveriş imkânları, kalp şeklinde çikolatalar, kurabiyeler, özel tasarım mumlar, parfümler, kırmızı güller, elektronik eşyalar, pırlantalar gibi eril-dişil birçok hediye; özel, değerli ve farklı olduğumuzu hissettirmek üzere kurgulanmış…  Partnerler arasında, sürpriz beklentisi işaretini veren şakacı söylemlere, “Senin eşin/sevgilin ne alacak?”, “Sen ne yapacaksın?” diye arkadaş konuşmalarına, “Aşk olsun bana hediye almadı. Sevse alırdı!” gücenmelerine tanık oluyoruz. Sevgilisi olmayan ise boynunu bükerek: “Ben kendimi seviyorum ve kendimi mutlu etmek için hediyemi aldım” diye avunmakta. Sevdiğimizi mutlu etmek için en parlak hediye fikrini bulmaya çalışıyoruz. “Neden etkilenir?”,  “Nasıl bir sürpriz yapmalıyım?”, “Ne almalıyım?” diye kara kara düşünürken çevremizden gelen fikirleri de ihtimallere ekliyoruz. Sırf kalp şeklinde diye daha fazla para döktüğümüz pasta ve çikolatalar…

Sevdiklerimizi ancak aldığımız hediyeyle mutlu edebileceğimiz dayatması içindeyiz. Pahalı hediyeler satın almak zorunda hissetmek, hiçbir şey almadığımızda ise yanlış anlaşılma ve değer vermediğimiz düşüncesinin oluşacağı korkusunu duyarak, sevgiyi koşullu hale getirmekte. Tüketiyorum öyleyse varım, öyleyse seni seviyorum demek gibi. Almak eyleminin bizi tüketmesine izin vermeden mutlu olmak ve mutlu etmek sanat gibi bir şey artık.

Hediyeleşmek, hediyeye yüklenen anlamla birlikte elbet hoşumuza gidiyor. Anlam fiyatta değil paylaşım sürecine atfettiğimiz değerde, sergilediğimiz tavırda değil mi?  Sevginin değeri ilişkilere ve sevdiklerimize gösterdiğimiz özende gizli değil mi? İlişkilerimizi kolayca tüketmeden, pahalı birer yara bandı gibi özel günlerde satın alınan hediyelerle tamir etmek yerine, sevdiklerimizi daima kıymetli, özel hissettirmek, paylaşmak, dayanışma içinde olmak, saygıyla ve hırpalamadan sevgimizi sunmak en güzeli değil mi?

“Sevgi Günü” tadında sevgimizi tüm evrene ve canlılara yaymak üzere sevgiyle kalın…

2 Replies to “Sevgiyle Kalın

  1. Zaten derdimiz kullandığımız kelimede gizli değil mi? “Hediye (satın) almak” diyoruz. Oysaki mesele vermek: Sevgiyi, değeri, önemi, sıcaklığı ve bunların simgesi olacak somut bir hediyeyi. Bunu da belirli günlere/haftalara sıkıştırmadan veya senin dediğin gibi “ilişkimizi tamir edecek pahalı birer yara bandı gibi…” kullanmadan sadece vermek. İçimizden geldiği gibi 🙂
    Yüreğine sağlık 🙏

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir